Blog Arşivi

Paylaşmak hiç bu kadar güzel olmamıştı!

Ramazan, her şeyden önce bir ortaklık duygusudur. Bu ayın bir mottosu varsa eğer, o da kesinlikle “paylaşmadan Ramazan olmaz”dır. Gönüllü bir açlığı, pide kuyruğunun sabırsızlığını, mahyanın ışıltısını, ezan sesinin sevincini ve elbette sofranın bereketini paylaşmak Ramazan’ın ruhudur. İşte bu yüzden Ramazan sofraları aynı zamanda kardeşlik sofralarıdır. Tıpkı Fransız yazar Gérard de Nerval’in, “Doğu’ya Seyahat” kitabında Osmanlı’da Ramazan’ı tasvir ettiği gibi: “Ramazan’da herkes her eve girebiliyor ve orada verilen yemekleri yiyebiliyordu.”

Ramazan en çok İstanbul’a yakışır! 

Eski ya da yeni fark etmez; Ramazan denince bütün yollar İstanbul’a çıkar. Şehrin yüzyıllardan süzülüp gelen kültürel zenginlikleri, Ramazan’ın manevi atmosferiyle bütünleşir. Bu ayın İstanbul’da uğramadığı tek bir semt yok gibidir. Ramazan’ın izini bu semtlerde sürmekse ayrı bir keyiftir. Tarihi Yarımada, İstanbul’da Ramazan’ın kalbidir. Yeni Camii’den Süleymaniye’ye; Mısır Çarşısı’ndan Kapalıçarşı’ya ve elbette Sultanahmet’e Ramazan coşkusu bu tarihi bölgenin her köşesinde, 7/24 sizinledir.

En güzel şehir süsü: Mahya

Ramazan’ın kendine özgü pek çok geleneği vardır, hepsinin de yeri ayrıdır. Ama mahyalar, hem kalbe hem de göze hitap etmeleri bakımından 7’den 70’e herkesi mutlu eder. Minarelerin süsü mahyalar, Ramazan kültürünün vazgeçilmezidir. Minareler arasına asılan ve belli aralıklarla yenilenen bu ışıklı yazılar, bizi iyiliğe, güzelliğe davet eder. Özellikle de İstanbul’daysanız, Ramazan ayıyla birlikte acaba Süleymaniye’ye mahya asıldı mı, Yeni Camii’de ne var, peki ya Eyüp Sultan? gibi heyecanlı bir mahya bekleyişi de yaşanır. Mahyaların ışıltısıyla İstanbul bambaşka bir güzelliğe bürünür.

Zamansız Ramazan ritüelleri…

Ramazan’ı güzel kılan pek çok geleneği vardır. İftarı haber veren top atışından tutun da sahurda mahalle mahalle dolaşıp mani okuyarak oruca davet eden davulcularına kadar. Karagöz ve Hacivat, Ramazan geldiğinde yeniden sahneye çıkar ve şüphesiz buna en çok da çocuklar sevinir. Eski zamanlarda Orta Oyunu’ndan Karagöz-Hacivat’a; kantodan tiyatroya uzanan Ramazan eğlenceleri de bu kültürün vazgeçilmez bir parçasıymış. Direklerarası adı verilen ve Teravih namazı sonrasında sahura kadar devam eden bu etkinliklerle kadın erkek, çoluk çocuk herkes sokaklarda eğlenirmiş. Artık eskisi kadar görkemli Ramazan eğlenceleri yaşanmasa da bu ayın ruhuna yakışır aktiviteler düzenlenmeye devam ediyor.

Paylaştıkça çoğalan sofra: Ramazan Sofrası

Ramazan ayı, bir yudum suyun lezzetine vardığımız aydır; dumanı üstünde tüten bir kâse çorbanın, mis gibi kokan sıcacık pidenin, tadı damağımızda kalan güllacın… Zengin, fakir fark etmez, tüm sofralar ayrı bir özenlidir bu ayda. Haftalar öncesinden Ramazan alışverişi yapmak; saatlerce pide kuyruğunda beklemek, hurmayı sofrada başköşeye koymak; iftarın ardından damakları güllaç, baklava ya da şerbetle tatlandırmak Ramazan’ın günlük hayatımıza yansıyan güzellikleridir. Hepimizin mutfağında ayrı bir lezzeti simgelese de Ramazanda sofralarımızın zenginliğini yemeklerin çeşitliliği değil, o sofra etrafında bir araya gelen insanların çeşitliliği belirler. Ramazan sofrası, tam da bu yüzden bereketli ve özeldir.